Şu anda Milli bir şairimizi tanımak, tanıtmak ve yaptığım bu çalışmayı sizlerle paylaşmak istedim. Bu nedenle Milli Şairimizi daha yakından tanımak istiyorum. Peki, sizler, yeni nesiller, Çanakkale Zaferi Kahramanlarının Evlatları, Kurtuluş Savaşımızın Kahramanlarının torunları, Mehmet Akif”i tanımak ister misiniz? Kendimize soralım. Her Pazartesi ve Cuma günleri Okulumuzun bahçesinde büyük bir coşkuyla okuduğumuz bu Marşı, kim bizlere, Türk Milletine armağan etmiştir. Törenlerde, anma günlerinde, kurtuluş günlerinde ve diğer milli günlerde yediden yetmişe, kendini Türk kabul eden herkesin coşkuyla katıldığı, yüreği ile söylediği bu İstiklâl Marşımızın yazarı kimdir?
Bütün ümitlerin söndüğü anda, felaketlerin sağanak sağanak halinde indiği bir sırada, Milletine;
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
diyerek, İstiklâl Marşımızı yazma kudretini gösteren bu muhterem şahsiyet kimdir. Göğsünü kabartarak İstiklâl Marşını söyleyen, duyduğu anda bir heykel gibi durarak dinleyen,
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
diyen bir nesil, O eşsiz Marşı yazan Şairi de yakından tanımalıdır. O halde davranalım. Hep başkalarından beklemek yerine kendimiz bir şeyler yapmanın gayreti içinde olalım. İstiklâl Marşımıza yakışır bir Millet olmanın sorumluluğunu taşıyalım. Çünkü bize bizden başka yâr ve mededkâr bulunmaz. Bulunmamıştır da. Bir yabancı bize, Ülkemizin Millî şairinden sual etse, biz bu soruya yeterli cevabı verebilir miyiz? İşte bu düşünceler ve duygular içersinde terleyip düzenlemeye çalıştığım bu yazıyı sizlerle baylaşmak istiyorum.
İstiklâl Şâirimiz Mehmet Akif Ersoy, 27 Aralık 1873 yılında İstanbul’un Fatih İlçesinin Sarıgüzel semtindeki, Balipaşa sokağındaki evlerinde Dünyaya geldi. Babası Fatih Medresesi Müderrislerinden Mehmet Tâhir Efendidir. Annesi ise Buhara”lı bir aileye mensup olup, Tokat”ta doğan Emine Şerife Hanımdır. İlk tahsiline dört yaşında, Fatih”te ki Emir Buhâri mahalle mektebinde başladı. Okul hayatı İptidai ve Rüştiye mektebiyle devam etti. İlk ve Orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp, Baytar Mektebine kayıt oldu. Tahsil hayâti boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı. Şiire ilgi duyardı. Kuran-ı Kerîmi ezbere bilirdi. Dinin inceliklerini bilen, dinine bağlı kişiliğe sahip bir yaşantısı vardı. Dinine bağlılığını şu mısralarla dile getirmiştir.
İmandır o cevher ki ilâhi ne büyüktür. . .
İmansız olan paslı yürek, sîne de yüktür!
1889 yılında girdiği Baytar Mektep”ini, 1893 yılında birincilikle bitirdi. Zirâat nezâretinde (Tarım Bakanlığı) baytar olarak vazife aldı. Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da görev nedeni ile dolaştı. Köylülerle yakın ilişkiler kurma imkânı buldu. Âkif'in memuriyet hayati 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder. Memuriyetinin yanında ayrıca Ziraat Mektebinde ve Dârülfünûn’da Edebiyat dersleri de veriyordu. Dolaştığı bu topraklarda Milletinin durumunu şu mısralarla anlatmaktadır.
Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün;
Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bu gün.
1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi. Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarıda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sahasındaki çalışmalarına devam etti. 1908 de Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye müderrisliğine tain edilir. 2. Meşrutiyetten sonra şiirlerini Sirât-i Müstakîm'de yayınlamaya başladı. Daha sonra Sebilürreşad dergisinde yazılar, şiirler ve çeviriler yayınlamaya başladı. Âkif, yazı ve şiirlerini hiçbir zaman geçim kaynağı olarak görmedi. Buna rağmen onu memlekete tanıtan, halka sevdiren asil vasfı şairliğidir. Memleketi dolaşarak, Milletin tembelliği karşısında şu mısralarını dile getirmiştir.
Ey, bütün Dünya ve mâfîhâ ayaktayken, yatan!
Leş misin, davran mıyorsun? Bâri, Allah’tan utan.
1913 yılında Mısıra gider. Mısır dönüşünde Medine ye uğrar. İslam ülkelerinin maddi donanım ve düşünce düzeyi bakımından Avrupa Devletleri karşısındaki zayıflığı konusunda fikirleri gelişir. Birinci Dünya savaşı esnasında İttihat ve Terakki Cemiyetinin gizli örgütü, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Berlin’e gönderilir. Çanakkale harbi, onun Berlin seyahati sırasında meydana gelmiş, Şâir o günlerin ıstırap ve heyecanını orada yaşamıştır.
Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz yürürüz!
Şâir, bu seyahatiyle ilgili “Berlin Hatıraları” adlı eserini yazmıştır. Daha sonra görevli olarak Necid”e (Arabistan) gönderilir. Harbin son senesinde, çok sevdiği dostu İsmail Hakki İzmirli ile Lübnan'a gider. İstanbul’a geri döndüğünde, yeni kurulan Dâr-ül-Hikmetül İslamiye adlı kuruluşun başkatipliğine getirilir. Vatan toprakları dört bir taraftan sarılmıştı.
Müslüman mülkünü her yerde felaket vurdu…
Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu!
Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek şer-î mûbîn;
Hâk-Sâr eyleme yâ Râp, onu olsun… Amin!
1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Devletine savaş yenik kabul ettirilerek, bütün Yurdumuz işgal edilir. Bu işgal karşısında kaleminden şu kelimeler çıkar.
Eyvah! Beş on Kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: Cehennemde uyandık!
Galip devletler, Türk Vatanını parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmaya başlamışlardı. Harpten son derece bitkin bir halde çıkan Türk Milleti, Vatanı müdâfaa için silâha sarıldı. Âkif, Vatan müdâfaasının ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halkı, İstiklâlini muhâfaza etmek için savaşmaya çağırdı. Türk Milletine yine seslenmeye devam etti.
Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!
Anadolu'da Millî Mücâdele ruhunun yayılması üzerine, Anadolu'ya katılmaya karar verdi. İstanbul’dan deniz yoluyla İnebolu’ya çıktı. Oradan Ankara'ya hareket etti. Anadolu’ya geldiğinde, Anadolu’yu şu kelimelerle ifade etmiştir.
Güneş mağrib-güzin olmuş, semâ esmer. Ufuk gülgün;
Zaman durgun, zemin muğber, cihan dembeste. Can mahzûn;
Konya isyanı üzerine Konya'ya gidip, ayaklanmanın bastırılmasında mühim rol oynadı. Milli Mücadele hareketini desteklemek üzere Balıkesir Zağanos Paşa camiinde etkili bir konuşma yaptı. Milletin çaresizliğini görünce, hem nasihat etti hem de milletine sitemde bulundu.
Bırakın mâtemi, yâhu! Bırakın feryâdı;
Ağlamak faide verseydi, babam kalkardı!
Göz yaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?
Böylece kurtuluş savaşında tarafı belli oldu. İstanbul ile ilişkileri kesildi. Kastamonu'ya giderek Nasrullah Câmiinde verdiği vaazlar, çoğaltılarak neşredilerek Memleketin her tarafına dağıtıldı. Yine bir şiirinde Millete şu şekilde seslenmiştir.
Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,
Bu gün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!
Sonra Ankara'ya döndü. Gezdiği Anadolu topraklarında durumun iyi olmadığını gördü. Hemen hemen herkesimden insanlar Vatanımızın bölünmesi için gayret etmekte idi. Gördüğü bu manzarayı kaleminden kağıtlara şu şekilde aktardı.
Bakın ne günlere kaldık. Ya beş, ya altı kopuk,
Yamaklarıyla beraber ki hepsi kılkuyruk.
Mehmet Akif Ersoy, Birinci Dünya savaşı sırasında, düşman ordularının işgal ettiği Türk Topraklarında halka yaptıkları zulmü ve işkenceyi görünce Avrupa’nın (AB) bu vahşetini en ağır bir dille eleştirerek, batıyı Medeniyetin beşiği gibi görenlere en sert şekilde cevap verir. Medenî sanılan batılılara (AB) en ağır cevabını şu mısraları ile verir;
Tükürün Milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl-i Salib”in hayasız yüzüne !
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne !
Medeniyet denilen maskara mahluku görün :
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün !
Osmanlı Devletini harp meydanlarında yenemeyen, parçalayamayan Avrupalılar (AB), her yerde nifak tohumları ekiyorlar, Osmanlı Devletinin içindeki yandaşlarını ve Vatan hainlerini de yem olarak, maşa olarak kullanıyorlardı. Bu gün nasıl Türkiye Cumhuriyeti Devletimizi de parçalamaya çalışıyorlarsa da, o zamanlarda Osmanlı Devletini parçalamayı başardılar. Bu durumu gören ve gençliğimize çok işler düştüğünü belirten, Vatana sahip olunmasını isteyen Mehmet Akif şu mısraları bir öğüt gibi önümüze koymuştur.
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu Vatan batmayacaktır.
Bölücülük ve dalan hareketlerine başlayan medenî Avrupa Devletleri, bu çalışmalarında da başarılı oldular. Hasta dedikleri Osmanlı Devletini iyi edeceklerine öldürdüler. Bu güzelim vatanımızı yer yer işgal etmeye başladılar. O dönemde Avrupalıların, batılıların bu hareketi karşısında çok etkilenen ve feryat eden Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, baştan sessiz kalan Milletimizin bu hal ve hareketi karşısında feryadını şu mısralarla dile getirir.
Ey dipdiri meyyit ! “İki el bir baş içindir”
Davransana…Ellerde senin, baş da senindir !
His yok, hareket yok, acı yok…Leş mi kesildin ?
Hayret veriyorsun bana…Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki, süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa, ümîdin mi yüreksiz ?
Birinci Dünya savaşında Çanakkale boğazını ele geçirmek için harekete geçen düşman donanmaları iki yüz elli bin kayıp vererek geri çekildiler. Türk Askeri, ölürsem Şehit, kalırsam Gazi, maneviyatı ile savaşarak iki yüz elli bin şehit vermiştir. Düşman arkasında büyük bir enkaz, yıkındı, ölüm bırakarak Çanakkale’yi terk eder. Bu zafer bütün yurtta sevinçle karşılanır. El Muazzam’daki sevinç tek kelimeyle muazzamdır. Orada bulunanlardan biri haberi duyunca Kuşçu başı Eşref Beyin boynuna sarılır ve hıçkıra hıçkıra sevinçten ağlamaya başlar. Bu hıçkıran vatanperver, yüreği yanık memleket evladının adı, Vatan sevgisi, İstiklal ve hürriyet sevdasıyla coşan Mehmet Akif’tir. Olayın devamını Kuşçu başı Eşref Bey şöyle anlatıyor:«Ay bedir halindeydi. Çöl gecelerinin parlak yıldızlı semasını, zaferimizin şerefine aydınlatan Ayın bu efsanevi ışıkları altında, Mehmet Akif, bu Güneşi unutturacak kadar parlak çöl gecesinde sabahladı. İstasyon binasının arkasındaki hurmalığın içine çekildi. Sadece hıçkırıklarını duyuyorduk. İçli, derin hıçkırıklar. İşte Çanakkale’ye layık o büyük destan, bu hıçkırıklar içinde meydana geldi. Vatanın dört bir tarafından gelerek Yurdunu, Namusunu, Dinini, Bayrağını savunma uğruna Çanakkale sırtlarında Şehit olanlar için yüreğinin da derinliklerinden püsküren, bir volkanı andıran hıçkırıkları şöyle diyordu.
Ey Şehid oğlu Şehid, isteme benden makber,
Sana âgûcunu açmış duruyor Peygamber.
Sabahleyin, vazifesini tamamlamış fanilerin az kula nasip olan rahatlığıyla yüzüme derin derin baktı: Artık ölebilirim Eşref! dedi. Gözlerim açık gitmez!. ”
Ey benim her taşı bir mâbed-i iman yurdum.
Seni er geç bana verecek bir gün Ma’budum!. .
1920 yılının başında Mehmet Âkif Ankara’ya davet edilir. Mehmet Akif, yapacağı seyahatini sadece damadı Ömer Rıza Doğrul ile yakın arkadaşı Eşref Edip Beye haber verir. ”Gidip çalışmak gerekir. Halkın bizim tarafımızdan aydınlatılmasına ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. . . Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. . . ”der. Ankara yolculuğuna oğlu Emin Beyle çıkar. Emin Beyin hatıralarında belirtildiği gibi trenden iner inmez doğru Meclis’in önüne gelirler. Bu sıra bir ziyarete gitmekte olan Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşırlar. Mustafa Kemal Paşa, Mehmet Âkif’i görünce yaklaşır; “Sizi bekliyordum efendim; tam zamanında geldiniz. Şimdi görüşmek mümkün olmayacak; ben size ziyarete gelirim. ” diyor.
Bugüne kadar okuduklarımız ve duyduklarımız Mehmet Akif’in, bütün hayatı boyunca bir insan, bir fikir, bir mücadele ve aksiyon adamı olarak Kuran’dan hiç kopmadığını gösteriyor. Çünkü Mehmet Akif, bütün kalbiyle Kuran’a bağlı bir insandır. Madden ve mânen Kuran ile birlikte yaşar. Zira o, Kuran’a inanmış ve ona bağlanmıştır.
“Salîbe secdeye varmak Hudâ’ya isyandır. ”
Deyip Hudâ’sına kurbân olan şehîdandır.
O, Kuran okunan evde doğar, cami kürsülerinde hep Kuran ile konuşur. Vaazları hep Kuran ayetlerinin tefsiri şeklindedir. Balıkesir, Kastamonu, Eskişehir, Burdur, Afyon, Antalya ve Konya’da halka hep Kuran’la hitap eder. Dolayısıyla Milli Mücadelenin ateşini Kuran ile tutuşturur. Böylece Akif, cami ile cephe arasında, Din ile Millet arasındaki bu bağı görerek, sağlam bir köprü kurar. Çünkü O, “Kuran’ın hadimi”dir. Kuran ile asıl derinden meşguliyeti ve beraberliği Mısır yıllarında gerçekleşir. 1926’da gidip yerleştiği Mısır, onun için bir itikaf ve inziva mekanıydı. Bulunduğu psikolojik durum da buna eklenince, kendini çokça ibadete verdiği Mısır’da, vakitlerinin çoğunu Kuran okumakla ve dinlemekle geçirir. Diğer yandan da Mısır’ın ünlü hafızı Şeyh Muhammed Rıfat’ın Kuran okuyuşuna hayrandır. Sırf bu amaçla sık sık ikamet ettiği Hilvan’dan Kahire’ye gidermiş.
Mehmet Akif, tam on bir yıl Mısır’da Vatan hasreti ile yaşar. Hüzünlü yıllar geçirir. Orada hep yalnız ve yaralıdır. Ne Mısır’daki dostları, ne davet edildiği konaklar, ne Nil’in güzelliği onu mutlu edemez. . Hilvan’da yoksul ve münzevi bir hayat yaşayan Mehmet Akif, arkadaşı Eşref Edib'e gönderdiği mektupta bunu şöyle anlatır:"Refikamın da senelerden beri devam eden hastalığı, memleketin de pahalılığı dolayısıyla fevkalade sıkıntı çekiyorum. Çok zamanlar Hilvan’dan Kahire’ye inmek için yol parası bulmak müşkülatına uğruyorum.
Mehmet Âkif Ankara’ya gelince Hacı Bayram Camii’nde vaaza başlar. Milli Mücadele ateşini tutuşturmak için Anadolu’da önemli şehirleri dolaşır ve o şehirlerde vaazlar verir. Kuvâ-yı Milliyenin bir İttihatçı hareketi olmadığını anlatır. Eğer Vatanı kaybedersek gidecek yerimiz kalmayacağını söyler. Bu savaşın dine ve halifeye hıyanet için yapılmadığını, aksine Milli mücadelenin bir cihat olduğunu ve bu savaşa katılmanın dinen farz kılındığını söyler.
Nasıl tahammül eder hür olan esâretine?
Kör olsun ağlamayan, ey Vatan, felaketine!
Burdurlular Mehmet Akif’i Burdur Mebusu (Milletvekili) seçerler. 1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. Birinci Meclis’in kurucuları Akif’in Burdur mebusluğunu kabul ederler mazbatasını verirler. Sonra Bigalılar da Biga Mebusu seçerler. Kurucular Mehmet Akif’in Biga mebusluğunu da kabul ederler. Ancak Mehmet Akif, “Bir insan iki ilin mebusu olamaz” diyerek önce Burdurlular seçtiği için Biga mebusluğundan istifa ederek Meclise Burdur Mebusu olarak girer.
Millî Mücadeleye katılmak için Ankara' ya geldiğinde Taceddin Dergâhı, Şeyhi tarafından Mehmet Akif’e tahsis edilir. Taceddin Dergahı, Mehmet Akif’in dostlarını ağırladığı, Millî Mücadele çalışmalarının yapıldığı yerlerden biridir. Burası (Taceddin Dergâhı), aynı zamanda İstiklâl Marşı'nın yazıldığı mekândır.
17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı’nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti. Zaferden sonra İstanbul’a geldi. Abbâs Halîm Paşanın dâveti üzerine 1923'te Mısır’a gitti. O kışı Mısır’da geçirip, baharda döndü. Artık her yıl kışı Mısır’da, yazı İstanbul’da geçiriyordu. Halîm Paşa geçimini karşılamayı taahhüt etti. Ertesi yaz İstanbul’a dönünce Diyanet İsleri Riyâseti tarafından Kur'ân-i kerîmi tercüme etme vazifesi verildi. Âkif yıllarca çalıştı. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizliğini anlayarak vazgeçti.
Bütün şiir ve yazılarını yayınladığı Sebilürreşad'ın yayımına Takrir-i Sükun Kanunu ile süresiz son verilmişti. Böyle bir şahsiyet için ülke yaşanılır olmaktan çıkmıştı. Şair ve düşünür kimliği ile ülkenin insanlarına hizmet etmesi bu şartlar altında artık mümkün değildi. Ama bir köşede de oturamazdı. Bizzat kendisi böyle düşünüyordu.
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
diyen, hak namına haksızlığa ölse tapamayan, düşündüğünü ve inandığını da yapamayan “Mehmet Akif Ersoy”a Mısır yolu görülmüştü.
1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükçe Kur'ân-i Kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır’a hasta olarak döndü.
Memleketine döndüğünde, yine Vatanına sahip çıkmayan, bölücülük yapanların varlığını görmüş, bu acı durumu şu şekilde dile getirmiştir.
Koşarken Avrupa ta’cîle ihtizârımızı;
İçerde bir sürü hain kazar mezârımızı.
Mehmet Âkif'in Sirât-i Müstakîm ve onun devamı olan Sebîl-ür-Resâd mecmuasında çıkan yüz kadar muhtelif makalesi, elli kadar tercümesi ve şiirleri vardır. Fakat Âkif günümüzün hatta Türk târihinin en önde gelen destan şairlerinden biridir. Şiirleri edebiyat târihimizde büyük önem taşır. Şiirlerinde bazen düşünce, bazen duygu ön plandadır. Aruzu en güzel şekilde kullanan sâirlerdendir. Şiirlerinde hürriyet, doğruluk, samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kıymetleri telkin eder. Ama çalışmayı, mücadeleyi elden bırakmamayı öğütler.
“Allaha dayandım”! diye sen çıkma yataktan…
Mâ’nâ yı tevekkül bu mudur ? Hey gidi nâdan!
Diğer taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan riyakârlık, münâfıklık, korkaklık, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi fenalıklara şiddetle hücûm eder.
Burnumuzdan tuttu düşman, biz boğaz kaydındayız!
Bir bakın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız !
Mehmet Âkif yaşadığı devri bütün genişlik ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışmış bir Türk sâiridir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk Milletinin içinde bulunduğu acıları, sevinçleri, ümitleri ve hayal kırıklıklarını manzum bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havası içinde anlatmaya çalışmıştır. Her zaman Türk Milletinin birlik ve beraberliğine önem vererek dikkatimizi şu şekilde çekmiştir.
Sen ! Ben ! desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyâmet o zamandır.
Eserlerindeki kişiler de aydın, cahil, yobaz, züppe, şehirli, dinli, dinsiz, sarhoş, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin hemen her kesiminden insanlardır. Çevre olarak da saray, konak, câmi, sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savaş yeri, mahalleler, köhne evlerin odaları, oteller vs. seklinde yasadığı devrin bütün husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmiştir. Çalışma tarzı olarak, önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklında tutarak ve sonra şiir taslakları kurup, onun üzerinde çalışmayı prensip edinmiştir. Kompozisyona büyük önem vermiştir. Şiirinde kapalılık yok gibidir. Her şeyi açık açık yazmaya çalışmış, müphem duygulardan, yüce ve fizik ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmuştur. Şiirlerinde şahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir. Toplumun dertlerini konu edinmiş, onlar adına gülmeye ve ağlamaya çalışmıştır. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.
Hüsrâna rızâ verme… Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!
Âkif, ahlâksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanları sevmemiştir. Şiirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alır.
Şiirleri manzum hikâyeler, hitâbet şiirleri, lirik şiirler ve taşlama şiirleri seklinde sınıflandırılabilir. Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet şiirleri didaktik muhtevalı, lirik şiirleri vatanî, millî ve dînî coşkunluklarla dolu, taşlama şiirleri de şakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur. Mehmet Âkif şiirlerini çoğunlukla kuralsız nazım sekliyle yazmıştır. Vezin olarak yalnız aruzu kullanmış, ama heceye de karşı olmamıştır. Üslûbu, şiirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve yapmacığa kaçmadan yasayan halk ifâdeleriyle kurulmuş, çekici bir anlatısı vardır. Halk dili ve üslûbunu hemen her şiirinde kullanmasına rağmen, bu konuda en çok muvaffak olduğu eseri Âsim oldu. Bol fiil ve sıfat kullandığı şiirlerinde aşırı sadelikten ve yapma dilden kaçınmış, Servet-i Fününcuların ağır ve cansız lisanından da uzak durmuştur.
Şiirlerinde tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatım yollarını başarıyla kullanmıştır. Bilhassa muhâvere (karşılıklı konuşma) anlatım yolu onun şiirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmuştur. İç âhenk, daha çok lirik şiirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçınmıştır. Memleketin sosyal meseleleri, şâhit olduğu elem verici olaylar ve çilekeş Anadolu insanlarının hâlini sık sık şiirlerine konu edinerek ele almış, duygu ve düşüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmiş, çâre için çeşitli teklifler öne sürmüştür. Osmanlı Devletinin Tanzimâtin îlânıyla başlayan, meşrutiyet îlânlarıyla devam eden ve İttihat ve Terakki Partisinin iktidârı zamanında son hadde vardırılan yıkılışa götürücü hareketlerle kısa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki Müslümanların ilim ve teknikte Avrupa'dan geri kalmış olması ve başsız kalarak her birinin ayrı ayrı yollar tutup parçalanmaları karsısında, feryat edici şiirleri vardır.
Mehmet Âkif Milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, sâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk Şâiridir. İstiklâl Marşı Şâiri olması bakımından da "Millî Şâir" ismini almıştır.
Eserlerinin umûmî unvanı Safahât’tır ve ilk eseri yalnız bu adı taşır. İkinci kitabının adı Süleymaniye Kürsüsündedir. Hakkın Sesleri üçüncü, Fatih Kürsüsünden dördüncü, Hâtıralar besinci, Âsım altıncı, Gölgeler yedinci kitabının adıdır. Bunlar, değişik târihlerde çeşitli kereler basılmış olup, hepsi birlikte Safahât adı altında da basılmıştır. Safahât'taki mısraların tamamı 12 bini bulur. Şiirlerinden İstiklâl Marşı, Bülbül, Ordunun Duası, Çanakkale gibi şiirleri bestelenmiştir. Âkif, İstiklâl Marşı şiirini Milleti için yazdığını ifâde ederek Safahâtına almamıştır.
Mehmet Akif, en olumsuz şartlarda bile ümidini kaybetmeyen bir ruh hali içindedir. Engel ve zorluk ne kadar çetin ve büyük olursa olsun, O ümidinden bir şey kaybetmez. Geleceği karanlık görerek azim ve çalışmayı bırakmayı "zillet" olarak görür. Hatta ümitsizliği bir iman zafiyeti şeklinde kabul eder. İmanı olan bir insanda ümitsizlik hastalığının bulunmayacağına inanır. Şu mısralar, onun ümit ve kararlılığını ortaya koyar:
Beş altı pençe bir olmuş boğazlamak da bizi!
Silindi gitti Hilâl’in şu anda belki izi.
Hastalık onu harabe etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul’a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Kur’an okunan evde doğan ve Kur’an şairi olan Mehmet Akif, son nefesini de yine Hafız Necati’nin okuduğu Kur’an’ı dinleyerek verir. 27 Aralık 1936 günü İstanbul un, Beyoğlu İlçesinde ki Mısır Apartmanı’ndaki bir han odasında Hakk'a yürür. Tabutu at arabasıyla Beyazıt Camii'ne getirilir. Cumhuriyet tarihinde kendisinden önce hiç kimseye nasip olmayan bir cemaatle son yolculuğuna uğurlanır. Taceddin Dergahı'nın bahçesindeki toprağı avuçlayıp:
"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda"
diyen Mehmet Akif’in naaş”ı, gözyaşları, tekbir ve Kur’an sesleri arasında Edirnekapı Şehitliği’nde toprağa verilir. O, yalnız insanlara karşı değil, Allah'ına, Peygamberine, Milletine, Vatanına da vefakârdı. Şimdiki gençliğimize de, bu vatanı bırakan dedelerinin çok çalıştığını anlatmıştı. Atalarının fedakarlığını şu sözlerde belirtmektedir
Ecdâdını zannetme, asırlarca uyurdu;
Nerden bulacaktın o zaman eldeki yurdu?
O, şimdiki olayları görürmüş gibi, gençlerimizi, geleceğimizin garantisi olan çocuklarımıza uyanık olmayı nasihat ediyordu.
Bu gün, üç beş karış toprak da varlıktan vururken dem;
Yarın, toprak kesilmiş varlığından fışkırır mâtem!
Mehmet Akif Ersoy’u anlatmak kolay bir iş değil. Her kelimesi, her mısrası bana göre bir derya. O’nun bu deryasında ki su dan bir damlada olsa nasibimizi almamız gerektiğine inanıyorum. Ben bu yazımı yine Mehmet Akif Ersoy’un şu mısraları ile bitirmek istiyorum.
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın ,
Doğacaktır sana vâdettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Fikir ve şiir dünyamızda eşine az rastlanan bir dehayı hatırlamak ve O nu sevgiyle, saygıyla yad etmek ve hatırasını yaşatmak, Asım'ın nesli olan Türk Gençliğinin görevi olmalı.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun ey Milli İstiklâl ve Kur’an Şairi
Mehmet Akif ERSOY…
20/02/2009
Derleyen ve hazırlayan
Halil İbrahim DEMİR
Lise Müdürü